El-Manar’dan Video: Direniş Kazanacak!

Reklamlar

Direniş Cephesi Güçleri: Emel Hareketi

Emel Hareketi (أفواج المقاومة اللبنانية Afwâj al-Muqâwmat al-Lubnâniyya) Şiiler içinde etkin bir örgüttür. 1974 yılında Musa es-Sadr ve Hüseyin el-Hüseyni tarafından kurulmuştur. Başlangıçta İslamcı bir örgütlenme olarak doğmuş, zamanla daha “solcu” ve “laik” bir çizgiye yönelmiştir. Bu çizgi değişikliğine tepki olarak 80’li yıllarda hareket bölünmüş bir grup İslami Emel Hareketi’ni kurmuştur. Emel Hareketi Suriye yanlısı olarak değerlendirilmektedir. Lideri aynı zamanda Lübnan Meclis Başkanı olan Nebih Berri’dir.

Emel Hareketi 80’lerdeki iç savaş döneminde en önemli Şii örgütlerinden biriydi. İran’la yakın ilişki içindeydi. 14 bin kişilik bir silahlı güce sahipti. Lübnan’ın güneyinde şimdi Hizbullah’ınkine benzer bir etkiye sahipti. Ki bu bölgede hala güçlüdür. Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah’ın da gençliğinde Emel Hareketi üyesi olduğu biliniyor.

Emel Hareketi iç savaş döneminde önce Filistinli mülteci gruplarla, ardından Beyrut’ta Hizbullah’la çatışmaya girdi. Bu çatışma Suriye’nin Lübnan’a girmesiyle birlikte kesildi. 1989’da imzalanan taif anlaşmasının mimarı Emel liderlerinden El-Hüseyni’ydi.

1990’dan sonra Suriye yanlısı bir çizgiye kaydı. 2005’deki Hariri suikasti sonrası gündeme getirilen Sedir Devrimi’nin parçası olmayı reddetti.

Emel Hareketi 90’lardan beri parlamentoda temsil edilmektedir. 128 sandalyeli Lübnan Meclisi’nde 14 milletvekiline sahiptir. 33 gün savaşında çeşitli bölgelerde İsrail’le çatışmalara girmiş, 8 üyesini bu çatışmalarda kaybetmiştir.

1 Aralık’ta başlayan, yurtsever Direniş Cephesi güçleri tarafından düzenlenen kitlesel gösterilerin 4. gününde Sinyora-Hariri destekçilerinin açtığı ateş sonucu hayatını kaybeden Ahmed Mahmud da Emel Hareketi’nin destekçilerindendi.

Direniş Cephesi Güçleri: Ulusal Özgürlük Hareketi

tayyar logoUlusal Özgürlük Hareketi (UÖH) (The Free Patriotic Movement “FPM” -Tayyar Al-Watani Al-Horr- ayrıca Aounist Hareket olarak da bilinir). Lübnan’ın hristiyan cemaati içindeki en etkili partilerden biridir. Kurucusu iki kez Devlet Başkanlığını üstlenmiş General Michel Aoun’dur (Mişel Aun). 18 Eylül 2005’de politik parti olarak örgütlenmiştir.

Michel Aoun Lübnan Silahlı Kuvvetleri Komutanı olarak, Taif anlaşmasına (22 Ekim 1989) karşı çıktı, Suriye ve Suriye yanlısı milislere karşı savaşa girişti. Lübnan-Suriye ortak askeri operasyonu sonucu yenilgiye uğrayınca Fransız Büyükelçiliği’ne sığındı ve ardından Paris’e iltica etti.

aounEylül 2004’de BM Güvenlik Konseyi’nin tüm yabancı güçlerin Lübnan’dan çekilmesi ve tüm örgütlerin silahsızlandırılmasına yönelik 1559 sayılı kararın alınması ve 14 Şubat 2005’de Refik Hariri’nin suikaste uğraması ile başlayan süreçte Aoun yeniden etkinlik kazandı. 7 Mayıs 2005’de seçimlerin hemen öncesinde Lübnan’a döndü.

UÖH seçimler sırasında 14 Mart Bloku’na mesafeli davrandı ve Hizbullah ve Emel gibi ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturan şii partileri de kapsayan bir ittifak kurulması gerektiğini savundu. Aoun’nun liderlik yaptığı Ulusal Özgürlük Hareketi seçimlerde beklentilerin üzerinde bir başarı sağladı. 128 sandalyeli Meclis’te 21 milletvekilliği kazandı.

6 Şubat 2006’da UÖH ile Hizbullah arasında çeşitli konularda anlaşmaya varıldı.

General Michel Aoun 1 Aralık’ta başlayan oturma eyleminin açış konuşmasını yaptı.

Ulusal Özgürlük Hareketi tanıtım videosu

Direniş Cephesi: Lübnan Komünist Partisi

lkpLübnan Komünist Partisi Lebanese Communist Party LCP, Arapça, الـحـزب الشـيـوعـي اللبـنـانـي hizbu-sh-shuy‘uī-l-lubnānī Marksist politik parti.

Lübnan Komünist Partisi kitlesel bir desteğe sahip olmamakla birlikte, çok sayıda aydını saflarında toplamayı başarmıştır. SSCB döneminde Moskova taraftarı bir siyasi çizgiye sahipti. Lübnan’ın en eski politik organizasyonlarından ve “çok dinli-etnisiteli” partilerinden biridir. Destekçilerinin önemli bölümü Hristiyan Maruniler arasından gelse de sünni ve şii kesimlerden de taraftarları vardır. 1944 yılında Suriye-Lübnan Komünist Partisi adıyla kurulmuştur.

LKP Uzun yıllar yeraltında çalıştıktan sonra 1965 yılında politika değişikliğine giderek solcu Dürzi lider Kemal Canbolat’la işbirliği yaptı. 1970’de yasal olarak tanındı.

İç Savaş döneminde Canbolat’ın Lübnan Ulusal Cephesi ve Filistinliler koalisyonunda yer aldı.

1980’lerle birlikte parti güç kaybetmeye başladı. 1983’de sünni islamcı Tevhid hareketinin saldırılarına maruz kaldı. 50 üyesini kaybetti. 1987’de Dürzi İlerici Sosyalist Parti ile birlikte batı Beyrut’ta Şii Emel örgütü ile çatışmalara girdi.

1987’de düzenlenen 5. Parti Kongresi’nde Grek Ortodoks kökenli George Hawi görevden alınarak yerine Şii kökenli Kerim Murravvah Genel Sekreterliğe seçildi. Hawi’nin görevden alınması yakın ilişki içinde olduğu Suriye’nin tepkisini çekti. 1984-1987 yılları arasında LKP islami köktendinci grupların saldırılarında çok sayıda yöneticisini ve üyesini kaybetti.

Hawi Suikastı

Haziran 2005’te LKP eski Genel Sekreteri George Hawi, El-Cezire televizyonuna verdiği bir demeçte, Dürzi lider Kemal Canbolat’a 1977’de düzenlenen suikastin arkasında, Hafız Esad’ın kardeşi Rıfat Esad’ın olduğunu ileri sürdü. Hawi kısa bir süre sonra arabasına konan bombanın patlaması sonucu hayatını kaybetti.

Son İsrail saldırıları sırasında çeşitli bölgelerde çatışmalara katılan LKP, bu çatışmalarda yedi üyesini kaybetti. Hizbullah’ın öncülük ettiği Direniş Cephesi içinde aktif bir pozisyonda bulunan Lübnan Komünist Partisi bir sonraki seçimlerde tarihinde bir ilki gerçekleştirerek parlamentoda temsil edilmeyi umuyor.

Lübnan Komünist Partisi’nin 33. Gün savaşı başlangıcında yaptığı direniş çağrısı

Lübnan Komünist Partisi Dış İlişkiler Sorumlusu Ahmad Saade 33. Gün Savaşı ertesinde yapılmış bir söyleşi – Didem Şahin / sendika.org

Direniş Cephesi: Hizbullah

bayrak hizbullahHizbullah, (Arapça: حزب الله‎, Allah’ın partisi) Lübnan’da bulunan, hem sivil hem de askeri kanadı olan Şii inançlı siyasi bir partidir. 1982 yılında İsrail’i, o zamanlar işgal etmekte olduğu Güney Lübnan’dan çıkartmak amacıyla kurulmuştur. Hizbullah’ın şu andaki Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah‘dır.

Hizbullah 1982 yılında İran’daki İslam Devriminden esinlenerek kuruldu. Amacı İsrail’i işgal etmekte olduğu Güney Lübnan’dan atmaktı. Ayetullah Humeyni taraftarlarının İran’daki devrimini bölgede yayma amacı da taşıyordu. 16 Şubat 1985’te Şeyh İbrahim El Emin tarafından Hizbullah Manifestosu yayınlandı. Manifesto üç amaç koyuyordu. Lübnan’ın Batı emperyalizmden kurtarılması, İsrail’e karşı mücadele ve islami bir devlet kurulması. Hizbullah İran tipi bir İslami devlet hedefini ‘teorik’ olarak hala muhafaza etse de Hizbullah yetkilileri bunun Lübnan toplumunda mümkün olmadığı gerçeğini de kabul etmiştir. Bunun somut karşılığı Seyyid Hasan Nasrallah’ın islami- şii kimliğine değil, Lübnanlılığı öne çıkaran bir söylemi tercih etmesidir.

Hizbullah siyasi ve silahlı mücadele kanatlarının yanısıra fakir Lübnan halkına yardım amacıyla birçok kurumlar da işletmektedir. Bunların arasında 4 hastane, 12 klinik, 12 okul ve 2 tane de tarım yardım derneği bulunmaktadır.

Hizbullah’ın sivil çalışmalarından birkaç örnek:

  • Yardımlaşma için İmdat Komitesi: Güneyde İsrail’in saldırılarından daha çok etkilenen halkın karşılaştığı sosyal zorlukları hafifletmek amacı ile kurulmuştur.
  • Şehitler Sosyal Organizasyonu: Direnişte şehit olanların ailelerine yardımda bulunan bir kurumdur.
  • El-Manar Televizyonu: Hizbullah tarafından uydu yayını yapan bir televizyon kanalı.
  • Yaralılar Kurumu: Yaralanmış direniş savaşçılarının kendilerine yeni bir sosyal hayat kurmalarına yardım ediyor.
  • En-Nur Radyosu: Yine Hizbullah tarafından yayın yapan ve geniş halk kitlesine hitap eden bir radyo.

Genelde Arap ve Müslüman dünyasında yasal bir direniş örgütü olarak kabul edilen Hizbullah ABD, Kanada, İsrail ve Avustralya tarafından terörist ilan edilmiştir. Avrupa Konseyi ise bu konuda kesin bir tutum almamayı tercih etmiştir.

İç Savaş Döneminde Hizbullah

Hizbullah’ın kendine has bir örgüt olarak ortaya çıktığı tarih kesin olarak bilinmemektedir. Bazı araştırmacılar 1982 tarihini esas almaktayken, diğer araştırmacılar ise 1985 yılına kadar Hizbullah’ın çok sayıda küçük grubun ortak adı olarak kullanıldıldığını kabul etmektedirler. Zamanla bu küçük gruplar tek bir bayrak altında toplanarak Hizbullah’ı oluşturdular.

Lübnan İç Savaşı boyunca Hizbullah ABD ve Avrupa askerlerinin Lübnan’dan atılması amacıyla birçok bombalama eyleminde bulundu. 1983 yılında ABD Elçiliğine yapılan bir intihar eylemi sonucu 17’si Amerikalı 63 kişi öldü. Aynı yıl içinde ABD kışlalarına yapılan saldırıda 241 Amerikalı asker öldü. ABD Hizbullah’a para yardımı yaptığı gerekçesiyle bu saldırılardan İran’ı sorumlu tuttu. Kısa bir süre sonra bütün askerlerini Lübnan’dan geri çekti.

İç Savaştan sonraki dönem

1990 yılında Lübnan’da imzalanan Taif Anlaşmasıyla iç savaş son buldu. Ancak Taif antlaşmasında Lübnan’daki bütün silahlı grupların silahlarını bırakması öngörülmesine rağmen Hizbullah silahları bırakmadı. Güney Lübnan ordusu ve İsrail’e karşı gerilla savaşını sürdürdü. 15 Mayıs 2000 tarihinde İsrail Lübnan’dan tamamen geri çekildi. Fakat Suriye ordusu Lübnan’daki varlığını sürdürdü.

14 Şubat 2005 tarihinde eski Lübnan başbakanı Refik Hariri suikast sonucu öldürüldü. Suikastın sorumluları kesin olarak belirlenemedi. Suriye’nin parmağı olduğu görüşü ağırlık kazandı ve halkın tepkisi ve uluslararası baskı sonucu Suriye Nisan 2005’te Lübnan’dan geri çekilmek zorunda kaldı.

Mayıs 2005’te yapılan seçimlerde Hizbullah oylarını büyük ölçüde arttırdı ve Temmuz 2005 yılında kurulan Milli Birlik hükümetinde yer aldı. Ancak Hizbullah ile İsrail arasında sınır bölgelerinde çatışmalar zaman zaman devam etti. Olaylar Hizbullah’ın 12 Temmuz 2006 tarihinde 2 İsrail askerini kaçırması ile tekrar alevlendi ve İsrail Güney Lübnan’ı işgale başladı.

hizbullah

Hizbullah’ın Lübnan’da etkin olduğu bölgeler yeşil renk gösterilmiştir.

 

Hizbullah Genel Sekreteri Seyid Hasan Nasrallah

Hasan Nasrallah 31 Ağustos 1960’da Güney Beyrut’ta doğdu.

1975 yılında Lübnan İç Savaşı sırasında ailesinin memleketi olan Güney Lübnan’daki El Bazuriye köyüne kaçtı. Orada Şii Emel örgütüne katıldı.

Irak’ta İslam dini eğitimi gördü. Sonra Lübnan’a dönerek Emel örgütünün lideri Abbas El-Musavi’nin kurduğu okulda öğrenim gördü.

1982 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgal etmesinden sonra Hizbullah örgütüne katıldı ve hayatını İsrail’i Lübnan’dan atma amacına adadı. 1992 yılında Abbas El-Musavi’nin İsrail tarafından öldürülmesinden sonra Hizbullah’ın genel sekreteri seçildi.

14 Temmuz 2006 tarihinde 2006 İsrail-Lübnan Krizi sırasında Hasan Nasrallah’ın evi ve işyeri İsrail’in attığı bombalarla imha edildi. Ancak Nasrallah sağ olarak kurtulmayı başardı.

LKP: ‘Emperyalistler Direnişi kırmak için iç savaş kışkırtabilir’

Didem Şahin, 34 günlük İsrail-Lübnan savaşının ardından Lübnan’daydı. Direnişe aktif bir şekilde katılan Lübnan Komünist Partisi’nin dış ilişkiler temsilcilerinden Ahmad Saade ile görüştü. İngilizce olarak gerçekleştirilen röportaj Sendika.Org tarafından Türkçeleştirildi.




Didem Şahin: İsrail Lübnan’a saldırdığında yaşanan tam olarak neydi, anlatabilir misiniz. İlk günden itibaren neler oldu, Lübnan Komünist Partisi ne yaptı?

Ahmad Saade: Hizbullah İsrail ordusundan iki asker kaçırınca, İsrail bunu Lübnan’a saldırmak ve onu bütünüyle tahrip etmek için bahane etti. Aslında, kimi kaynaklara baktığımızda, İsrail’in Hizbullah o iki askeri kaçırmamış olsaydı bile Lübnan’a saldırmayı planladığını görüyoruz.

Şöyle sorulabilir; Hizbullah neden o iki askeri kaçırdı? Bizim, İsrail hapishanelerinde tutsaklarımız var. Bunlar sadece Hizbullah’tan değil, tüm partilerden tutsaklar. Bizim de Komünist Parti olarak İsrail hapishanelerinde tutsaklarımız var. Hizbullah’ın bazı askerleri kaçırıp bunları İsrail hapishanelerindeki tutsaklarla takas etmesi, normal bir işleyiş haline geldi. Bu haklı bir eylem, çünkü ülkemiz Lübnan’ın kimi parçaları, Şebaa çiftlikleri vs. hala İsrail işgali altında.

Ama dediğimiz gibi, İsrail Lübnan’a saldırmayı planlıyordu. Son kaçırma olayını saldırı için bir gerekçe olarak kullandılar. Bu saldırı, çok vahşiydi. Bütün altyapıyı yok etmeye çalıştı. İsrail bombardımanı altındaki altyapının yıkımıyla sivil ölümlerini bazen kıyaslayamıyorsunuz. Asıl hedefleri masum sivillerdi. Lübnan’da toplumsal yapıyı parçalamak, bir iç savaş çıkarmak, Hizbullah’a karşı bir savaş çıkarmak için… Çünkü altyapı tahrip oldukça, siviller öldükçe insanlar şöyle soracaktı; “Biz siviller neden öldürülüyoruz?” Ama bu plan bu şekilde işlemedi.

Komünist Parti olarak, ilk günden itibaren gücümüzü İsrail saldırısına karşı koymak ve direnişi desteklemek için seferber ettik. İki cephede mücadele ettik. Birincisi askeri cephe. Güney’deki yoldaşlarımıza direnişe geçmelerini söyledik. Güney’de ve yakın bölgelerdeki üyelerimize, yoldaşlarımıza kendilerini savunmalarını ve direnişi desteklemelerini söyledik. Bu, işin bir parçası, askeri parçasıydı.

Diğer alan da sosyal hizmetler alanı. İlk günden partiyi küçük komitelere böldük. Her komite, İsrail saldırılarından kaçan insanlara bütün gücüyle hizmet sunmakla sorumluydu.

Savaş, Güney’dekiler açısından büyük sorun yarattı. Beyrut’ta gidebilecekleri yerler de bombalanıyordu bu yüzden kımıldayamadılar. Burada yaptığımız en iyi şey, Beyrut’taki okulları insanlara açmak ve onları sokakta yatmaktan kurtarmak oldu. İkinci önemli şey onların yaşamlarını sürdürmelerinin nasıl sağlanacağıydı. Tamam, onları sokakta uyumaktan kurtarmış olabilirsiniz ama yaşamaları için gereken asgari şeyleri; su, yemek ve uyumak için bir şeyler bulmanız gerekir. Yurtdışındaki ve yurtiçindeki yoldaşlarla temasa geçmeye başladık, Komünist Partilerle, yardıma hazır herkesle.

Yanıt alabildiniz mi?

Çoğu yanıt verdi. Elimize geçen her ne ise; gıda, ilaç… dağıtmaya başladık. İsrail saldırısından kurtulan insanlara dağıtmak üzere bunları tasnif ettik. Bu işin sosyal hizmetlerle ilgili tarafıydı. Ama asıl tarafı, ki bizim açımızdan asıl zor olanı da oydu… altyapı tamamen yıkıldığı için, bazı bölgelere ulaşabileceğimiz bir yol kalmamıştı. Yol yok, cadde yok. Ayrıca hareket eden her şeyi de ne olduğuna bakmadan bombalıyorlardı.

Biz, ülkedeki mezhepsel sorunların dışında bir parti olduğumuz için ülkenin kesimlerinde örgütlüyüz ve ülkenin tamamında sosyal hizmet merkezlerimiz var. Bu yüzden diğer kesimlerinde bulunan hizmet merkezlerimizi de kapılarını açıp, ellerinden gelen yardımı yapmaya çağırdık. Güney’de iki hastanemiz var. İki kez vuruldu ama yaralanan ve yardım isteyen tüm insanlara sağlık hizmeti vermeyi sürdürdü. Bizim yaptıklarımız işte bunlardı.

Yani üç seviyeli bir faaliyet yürütmeye çalıştık. Birincisi, direnmek; ikincisi, İsrail bombardımanı altındaki insanlara sosyal hizmetler vermek; üçüncüsü de, güvenli bir yer bulmak amacıyla saldırıdan kaçanlara yardımcı olmak.

Mültecilere mi?

Mültecilere (gülüyor). Bunlar bizim yaptıklarımızdı.

Sonra, dışardan gelen yardımları alıp dağıtan Yüksek Komisyon’la temasa geçtik. Bize küçük bir pay verdiler. Çünkü bu yönetim yapısının bir parçası değiliz. Bu yüzden bize küçük bir pay verdiler. Ama bu ufak kaynaklarla da, mültecilere yardımcı olabildik.

Bu işin ülke içi boyutuydu. Dış boyutundaysa, az önce dediğim gibi bize yardımcı olabilecek partilerle temasa geçtik.

Kimler yanıt verdi, hangi ülkeler?

Yanıt veren komünist partiler; İspanyol, Yunan, Fransız, İtalyanlar, Kıbrıs, Türkiye… diyebiliriz ki, yurtdışındaki hemen hemen bütün komünist partiler olumlu yanıt verdi ve olabildiğince yardım ettiler. Ama unutmamız gereken bir nokta var; şu an abluka altındayız. Yani destek gelse de almamız mümkün değil.

Neden?

Çünkü İsrail ordusu Lübnan’a bir şey girmesine müsaade etmiyor. Ne denizden, ne havadan, ne de karadan. Şu an abluka altındayız. Örneğin, deniz yoluyla bir şeyler gelse İsrail kontrol noktasında izin verilmezse içeri giremez. İsrailliler bunların gerekli ilaç vs. gibi yardım maddeleri olduğunu bilse bile reddedebilir. İsrail ülkeye hiçbir şeyin girmesine müsaade etmiyor. Yakıt için de bu böyle. Bazen ilacınız oluyor ama bunu insanlara götüremiyorsunuz çünkü yakıtınız olmuyor. Bu, ne zorluklar altında çalıştığımızı gösterebilmek için bir örnek sadece.

Şunu sormak istiyorum. Başta demiştiniz, asıl mesele o iki asker değildi, daha önce plan yapmışlardı zaten diye. Peki neden? Sizce İsrail neden saldırı planı yapmıştı?

Neden saldırmayı planlıyorlardı? Çoğu kaynak, daha önce de saldırmayı planladıklarını söylüyor. Nedeni ise, Condeleezza Rice tarafından çok açık ve net biçimde belirtildi. Rice, “bu, yeni Ortadoğu’nun doğuşudur” dedi.

Buradan hareket edersek…Yeni Ortadoğu ne demektir ve yeni Ortadoğu’nun biçimi nedir? Bölgede başka, yeni bir Irak mı bu? Filistin’de neler oluyor? Birincisi, Filistinlileri her gün öldürüyorlar. Hiç kimse hiçbir şey söylemiyor. Bu, bütünün bir parçası olabilir. Ama, bunu “barış süreci” diye adlandırıyorlar.

Yeni Ortadoğu’nun neye benzediğini 1559 no’lu çözümden [karardan] hareket ederek görebiliriz. 1559, hükümetten Hizbullah’ı silahsızlandırmasını istiyor. Burada çok dikkat etmemiz gereken bir nokta var; İsrail Hizbullah derken özel olarak Hizbullah’ı değil, genel olarak İsrail’e karşı direnişi kastediyor ve biz de direnişin bir parçasıyız. İsrail için Hizbullah’ı silahsızlandırmak direnişin son bulması anlamına gelecek. İstenilen koşullar sağlanmış olacak; yani yeni Ortadoğu, bir başka Irak.

BM hakkında ne düşünüyorsunuz?

BM’nin ABD’nin elindeki bir araçtan ibaret biri duruma geldiğini düşünüyoruz. Bunun açık bir örneği de yeni 1701 no’lu karar. Bu birincisiydi. İkinci açık örnek, İsrail’in ikinci Qana katliamında Kofi Anan bunu kınayamadı bile, bu bir katliam olmasına rağmen. Neden, diye sorarsanız… İsrail, Qana’yı bombaladı, sivilleri öldürdü. Peki, BM neden kınamadı? Basit, silahlar Amerikan silahlarıydı. Çok açık, BM ABD’nin elindeki bir alet haline gelmiş durumda.

İnsanlara sorduğumuzda; Şii, Sünni, Hıristiyan fark etmiyor; hepsi de Nasrallah’ı ve Hizbullah’ı seviyorlar. Siz kendi perspektifinizden, Lübnan’da ve Ortadoğu’da Hizbullah’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hizbullah’ı güçlü yapan şey… İlk önce Lübnan’da hükümetin rolünün ne olduğunu görmemiz gerekiyor. Hükümet, ne yazık ki pek çok bölgeyi dikkate almadan çalıştı. Hizbullah da gelip sosyal hizmetleri verdi. Lübnan’da 21. yüzyılda yaşamamıza rağmen hala elektriği olmayan köyler var. Verdiği sosyal hizmetlerle, artı İsrail’le savaşarak, ki İsrail bizim düşmanımız, kendisine bir toplumsal taban yarattı. Bu yolla, halkın umudunu temsil ediyor. Bu kadar sevilmesinin nedeni bu. Çünkü hükümet direnmiyor. Ve halk direnmek istiyor. Ve birileri gelip de size, “direnmek için seninleyim” dediğinde, ona kesinlikle tüm desteğinizi sunuyorsunuz. Bu onu çok güçlü yapıyor.

Biz Hizbullah’la işbirliği yapıyoruz, ama Şii ya da başka bir şey olduğu için değil. Evet belki kimi safhalardan geçti ama İsrail’e direniyor. Ve İsrail de Lübnan’ın bir kısmını işgal etmiş olan bir düşman. Ve tarihe bakarsak, biliyoruz ki Filistin’i de işgal etmişti.

Hizbullah’ın popülaritesi Lübnan’da ve Ortadoğu’da sosyalist hareketi nasıl etkiliyor?

Sosyalist bakış açısından, Hizbullah’ın etkileri… Bir sosyalist olarak ben, eğer herhangi yerde bir insan ve onu ezen birileri varsa, rolümün ezileni desteklemek olduğuna inanıyorum. İnsanlığın özgürlüğü ve tam adalet için. Bu bakış açısından, biz Hizbullah’ı çok da fazla desteklemiyoruz.

Evet biz Hizbullah’la bu [işgale karşı direnişi kastediyor] noktada anlaşıyoruz ama dini bir parti olması noktasında ona katılmıyoruz. Bu bizim din karşıtı olduğumuz anlamında değil; farklı ideolojik perspektiflere sahibiz. İnsanları çektikleri acılardan kurtarmak, özellikle de İsrail işgalinden kurtarmak için birbirimize yardım ediyoruz. Sadece bir gün Beyrut’ta İsrail bombardımanı altında yaşasanız, bunun ne anlama geldiğini anlarsınız. İsrail’in 1982’deki Lübnan işgalini yaşadık, istediği zaman istediğini öldürüyor, kaçırıyordu. Tüm bunlar sizi bir yere koyuyor; halkın özgürlüğü için bunu isteyen herkesle, her politik hareketle işbirliği yapmak zorundayız.

Bana biraz gelecekten bahsedebilir misiniz? Ne olacak?

Politik açıdan, 1701 no’lu çözümün adaletli bir çözüm olduğuna inanmıyoruz. Çünkü dediğimiz gibi, BM ABD’nin elinde bir oyuncağa dönüşmüş durumda. İsrail uçakları bir yıl içinde 11 bin kez, bombardıman yapmadan, ses duvarını aşarak Lübnan hava sahasına girdiler. 1701 no’lu çözüm, ilk maddesinde, “savaşı başlatmaktan Hizbullah sorumludur” diyor. Bir kere, sen benim egemenliğimi ihlal ediyorsun, onuruma saldırıyorsun, bir yılda 11 bin kez. Ve bir askerin kaçırılıyor, bu savaştan ben sorumlu olacağım. Buradan alalım. Bu çözüm adaletsiz bir çözüm.

Şu anki durumumuz (İsrail ablukasından bahsediyor) hala savaş, bu bir barış değil. Yarın ne olabilir? Hala savaştayız. İsrail’in bir başka neden yaratmasını bekliyoruz. Bu politika, savaşı başlamadan önce başlatmak. İsrail yeniden bir bahane bulacak; “öz-savunma” adına istediğini bombalayabilecek.

Tutsakların durumu ne?

İsrail sadece 8 esiri olduğunu söylüyor. En tanınanı Samir Kuntar, 28 yıldır İsrail hapishanelerinde. (…) Ama gerçekte bizim İsrail hapishanelerinde 28 tutsağımız var. Direnişin sadece Hizbullah’a ait olmadığını göstermek için; bizim örneği Samir Kuntar gibi 28 yıldır yani Hizbullah ortaya çıkmadan önce tutsak olan direnişçilerimiz var. Yine uzun yıllardır İsrail hapishanelerinde tutulan iki komünist var. (…)

Biz direnme konusunda Hizbullah’la aynı fikirdeyiz. Ne var ki, ideolojik açından farklıyız. (…)

Hizbullah’ın kaçırdığı iki askere karşılık esir değişimi konusunda, İsrail yine sadece 8 esiri olduğunu söylüyor. Yine sorun şu ki, hükümet tutsaklar konusunda herhangi bir şey yapmış değil. Bu durumda askerlerin kaçırılması ve tutsak değişimi önerilmesi normal bir prosedürdü.

Bırakılacaklar mı?

Maalesef. Yine BM çözümü Lübnanlı tutsakların, komünist tutsakların bırakılmasına dair herhangi bir şey belirtmiyor. Ama Hizbullah ve İsrail arasında, Almanların ve İtalyanların katılımıyla kimi görüşmelerden bahsediliyor.

Türk hükümeti ve Lübnan hükümeti arasındaki ilişki konusunda ne düşünüyorsunuz?

Türkiye UNIFIL’e katılacak. Asker sayısının minimum olacağını ve öncelikle lojistik alanda çalışacaklarını söylediklerini duyduk. Hükümetler bazında düşünülürse, Lübnan Türkiye ilişkisi iki dost ülke ilişki arasındaki normal iyi bir ilişkidir.

Son gelişmeler ışığında Lübnan Komünist Partisi’nin şu anki durumu nedir?

Komünist Parti olarak 70’lerde İsrail’e karşı direnişi biz başlattık. Hala da İsrail’e karşı direniyoruz. Ama hepimiz biliyoruz ki (…) zaman içinde her şey değişiyor. Hizbullah’ın büyük bir destek alarak ortaya çıkışı, ve SSCB’nin çözülmesiyle birlikte, dünyadaki bütün Komünist Partilerin yaşadığı zayıflamayı biz de yaşadık. Hala da direnmek için elimizden geleni yapıyoruz. Hizbullah’la işgale karşı (…) işbirliği yapmamızın nedeni de bu.İdeolojik açıdansa Hizbullah’a katılmıyoruz.

Hizbullah dini yapısıyla, Lübnan’ın toplumsal dokusu, özellikle de Şiiler arasında çok çabuk yayıldı. Çünkü Lübnan mezhepsel bir ülke, siyasal ve toplumsal olarak mezheplere göre bölünmüş bir ülke. Hizbullah sosyal hizmetler sundu, özellikle de ihmal edilen bölgelere; kendi mezhebini desteklemeye çalıştı. Bu ona genişleme şansı tanıdı.

Hizbullah bir yönüyle oldukça başarılı. Komünist Partinin de dahil olduğu seküler/laik hareketler Hizbullah’ın büyük bir para alarak sunduğu hizmetleri sunamıyor. Çünkü hizmet için desteğe, paraya ihtiyacınız var. Milyonlarca dolara varan paralardan bahsediyoruz. Örneğin, evin mi yıkıldı, gel ve 10 ya da 20 bin doları nakit olarak al; herhangi bir bürokratik prosedüre gerek kalmaksızın. (…) Böylece kendi mezhebinin ve diğer mezheplerin desteğini aldı. Çünkü mezhepsel bir parti olmasına karşın diğer mezheplere de yardım etmeye çalışıyor. Bu, diğer partilerle, Maruni liderlerle olan koalisyonu açıklıyor. Bu da sorunu daha da karmaşıklaştırıyor. (…)

Bu, ülkedeki komünist hareketi minimize etti ya da sınırladı ama bu bittiğimiz anlamına gelmiyor. Hala çalışıyoruz. Son yaptığımız şey; Hizbullah’a ve Lübnan’daki tüm güçlere bizim programımız altında bizimle çalışmak için bir çağrı yaptık. Bizim programımız, komünist program, hükümet düzeyinde radikal bir değişim anlamına geliyor. Bu radikal değişim mezhep esasına göre bölünmemiş gerçekten demokratik bir Lübnan kurulmasıdır. Mezhepsel bölünmüşlük iç ve dış itmeyle iç savaşlara yol açmıştır. Lübnan tarihine baktığınızda çok sayıda iç savaş görürsünüz. Bunu engellemek için LKP bir program yaptı. Bu, mezheplere bölünmemiş gerçekten demokratik bir Lübnan. Bunun için mezhepsel kotaların olmadığı erken seçimler yapılmalı. Biliyorsunuz Lübnan’da seçimler de mezhepsel bölünmüşlük temelinde yapılıyor. Lübnan’daki tüm partilerle birlikte bu programı uygulamak için çalışıyoruz.

Son olarak bizlere bir şeyler söylemek ister misiniz?

Size teşekkür etmek istiyorum. Şu ya da bu mezhepten olmasına bakmadan bütün Lübnan halkını destekleyen herkese teşekkürler. Bizler komünistiz ve tüm ezilen insanlar uğruna savaşmak gerektiğine inanıyoruz.

(Odada bulunan bir başkası ek bir soru soruyor)

Lübnan’da Sünniler ve Şiiler arasında bir iç savaş çıkma olasılığı var mı?

Bu soruyu evet ya da hayır diye yanıtlamak, meseleyi basitleştirmek olacak. Çok açık ki, iç savaş mümkündür. Ama aynı zamanda imkansız da. Çünkü Sünni ve Şii dediğimizde… evet hükümet ve toplum mezhepsel olarak bölünmüştür ve her mezhep daha büyük paylar alabilmek için birbirine karşı nefret beslemektedir. Ama işin aslı bu bir çıkar meselesidir. (…) İki çok açık örnek vereyim. Birincisi, Komünist Partisi olarak biz laik bir parti olarak tüm mezheplerden üyelere sahibiz. Diğer laik partiler de öyle. Diğer, Hizbullah ve Maruniler arasında bir koalisyon var, Şiiler ve Maruniler koalisyonu. Başbakan Hariri ve diğer Maruniler arasında da bir koalisyon var, Sünniler ve Maruniler koalisyonu. (…) Saf bir mezhep olgusu yok. (…)

Peki emperyalistler Şiilere ve Sünnilere ayrı ayrı arka çıkarak bir iç savaşı zorlar, başlatırlarsa siz ne yapacaksınız? Yakın geleceği soruyorum?

Yakın gelecekte bir iç savaş çıkarsa, benim görüşüme göre de bu olabilir. Çünkü 1701 no’lu karar, adaletsiz bir karar ve hem sokakta hem de hükümette bir çatlak yarattı. Lübnan siyasetini izliyorsanız, kimi insanlar bu kararı destekliyor, kimileri desteklemiyor. Bu şu anlama geliyor ki, sokaktaki insanlar iç savaşa hazır. (…) Dediğimi gibi sokakta herhangi bir nedenle kavga eden farklı mezheplerden iki kişinin kavgası nedeni ne olursa olsun yayılabilir. Bunu olanaklı yapan şey, siyasileri izlersek “yapabileceğimizin en iyisini yapıyoruz. Lübnan’da iç savaş olmayacağından eminiz” dediklerini görüyoruz. Ben bir siyasi olarak, ülkemde bir iç savaş olmayacağından emin olmaktan, bir iç savaş başlatmak için çok iyi hazırlanmış bir şeyler sezdiğimi anlıyorum. (…) Ben, eğer emperyalist güçler planlarını uygulamaya hazır olurlarsa, bunun (iç savaşın) her dakika mümkün olduğunu düşünüyorum. (…) Şu anda, yeni Ortadoğu planlarını uygulamak için hazır değiller. Yeniden denemek için başlayabilirler, bir iç savaş yaratarak tüm direnişi silahsızlandırmayı (gerçek anlamıyla direnişten bahsediyorum, yani sadece Hizbullah değil) ve yeni Ortadoğu planını uygulamayı yeniden denemek için.

Bu savaş şayet gerçekleşirse, biz bir komünist parti olarak, savaşın takabileceği maskelerin ardındaki çıkarları, gerçekliği olduğu gibi okumaya çalışırız. Emperyalizme karşı savaşırız, her nerede ise ve her kim onu destekliyorsa; ülkemizde ya da dışarıda. Öyleyse, önce, iç savaşın hangi maskeyi takabileceğini görmemiz/okumamız lazım.

Lübnan Komünist Partisi’nin 33 Gün savaşının başlangıcında yayınladığı direniş çağrısı

İsrailli İşgalcilere Karşı Koymak, Toprağımızı ve Halkımızı Korumak İçin ÇAĞRI

Lübnanlılar,

İsaril ordusu üç aydan beri vatanımıza saldırısını sürdürüyor. Bu saldırı ilk anlarından başlayarak ne sivil halkı, ne yerleşim bölgelerini, ne de hatta insani kuruluşları, basın kuruluşlarını ya da altyapı tesislerini ayırdetmeyen vahşi bir savaş biçimini aldı. Ölüm makinesi en son Finul’un (Lübnan’daki Birleşmiş Milletler geçici güçleri) uluslar arası gözlemcilerini hedef seçti.

Kaçırılan iki İsrailli askerin kurtarılması bahanesiyle yürütülen bu barbarlık ve delice katliamcılık gösterisi tüm sınırları aşmıştır. Açıkça intikam hedeflenmektedir ve Lübnan ve halkına karşı eşi görülmemiş bir nefretle, Hizbullah’ın askeri altyapısını yok etmek gerekliliği sloganı altında ülkemize mümkün olan en büyük zararı verme amacı güdülmektedir. Bu amaçla en korkak ve en barbar yöntemlere başvurulmaktadır.

Saldırının kudurmuş suç ortağı ABD ise, en üst düzey yöneticileri aracılığıyla Irak halkına karşı üç yıldır uygulanan proje temelinde Arap bölgesinin kaderini ve sahip olduğu zenginlikleri kontrol etmek üzere “Yeni bir Ortadoğu” yaratma umutlarını dile getiriyor.

Ancak ölüm makinesi dört koldan yıkım kampanyasını sürdürüyorsa da başarısızlığa uğramıştır. İsrailliler, 2000 yılında vatamızdan çekildiklerinden bu yana aslında başvurmak istemedikleri karasal saldırı yoluna başvurmak zorunda kalmışlardır.

Bir haftadan bu yana Maroun Al-Ras bölgesinde ve Bint-Jbeil’de bir ilerleme kaydetmek için boşuna çabalayıp duruyorlar.

Vatanımızın bir parçasını, halkımıza kendi koşullarını ve efendilerinin koşullarının dayatmak için bir kez daha işgal etmeye boşuna çabalıyorlar.

Bunun için insanlığa karşı suçları, sivillerin katli silahını kullanıyorlar. Yurttaşları ülkelerini terk etmeye zorlamak istiyor. Bütün bunlar her ne kadar bunun sonucunda tüm insanlığı karşısına dikileceğini bilse de saldırganlara hiçbir yardım fırsatını kaçırmayan Washington’un koruması altında gerçekleşiyor.

Saldırının vahşeti ve amaçlarının içerdiği tehlikeler Lübnanlılara büyük sorumluluklar yüklemektedir, Lübnanlılar saldırının amaçlarına ulaşmasını engellemek zorundadır. Bu saldırılar Lübnan hükümetini her türlü kaytarma siyasetine ve her türlü Amerikan ya da Uluslar arası koruma yanılsamalarına bir son vermeye zorlamaktadır.

ABD açıkça saldırganların suç ortağıdır, onu böyle değerlendirmek ve buna göre davranmak gerekmektedir.

Lübnan halkı ve hükümeti politik ve askeri önlemlerden güvenlik ve gündelik yaşamla ilgili önlemler ve politikalara kadar her konuda işgalcilere karşı mücadele içinde tek yumruk olmak durumundadır.

Bu aynı zamanda vatanın dostlarıyla düşmanlarının ayırt edilmesi temelinde eylemi, İsrail-Amerikan savaş makinesi karşısında bir kez daha hem ülkemizin onurunun ama hem de onun birliği ve varoluşunun korunması anlamına gelecek kahramanca Direnişe her türlü desteği sağlamaya odaklanacak gerçek bir ulusal birlik hükümetinin kurulmasını zorunlu kılmaktadır.

Lübnanlılar,

İsrail bir kez daha ülkemizi işgal etmeye ve bizi yok etmeye çalışıyor. Ve islami direniş kahramanca eylemlerini ve fedakarlıklarını sürdürüp zaferler kazanırken Lübnan ordusu askerlerinin onursuzca katledilmesine karşın mücadeleye girişmemekte ısrar ediyor.

Vatansever görevlerimiz bizi işgalcilere karşı Direnişe katılmaya ve ülkemize karşı girişilen suçlara karşı durmaya çağırmaktadır.

Biz, Solun ve Demokrasinin güçleri, vatanımızın 1982 Direnişi’ne de katılmış olma onurunu taşıyan kişiler ve örgütler olarak silahları yeniden ele aldığımızı ilan ediyoruz.

Ülkemizin gençlerini bu kahramanca deneyime sahip çıkmaya ve direnişlerinin temeline almaya çağırıyoruz. Onları kentlerinde ve köylerinde kalarak işgalciye silahla karşı koymaya, toprağımızı, egemenliğimizi ve halkımızı korumaya çağırıyoruz.

Bu bizim için tarihi bir andır. Ülkemiz ve halkımız muzaffer olacak ve ülkemiz ve Arap ulusumuz için işgalcilerin bozguna uğratılmasıyla birlikte bir özgürlük ve birlik dönemi hüküm sürmeye başlayacaktır.

Beyrut, 28 Temmuz 2006

kaynak: http://www.lcparty.org