Lübnan Halkının Direnişi ile Dayanışma için Uluslararası Beyrut Konferansı başarıyla gerçekleşti

beyrut jonferansı

Dünyanın dört bir köşesinden gelen savaş karşıtları, anti-emperyalistler, dayanışma gönüllüleri, 16-19 Kasım tarihleri arasında Lübnan Halkıyla Dayanışma için Uluslararası Beyrut Konferansı‘nda buluştu.

Lübnan Komünist Partisi, Hizbullah, Ulusal Birlik Platformu, Halk Hareketi gibi yurtsever direniş cephesi güçleri tarafından çağrısı yapılan konferansta, 5 kıtanın tümünden 40 yakın ülkeden gelen 400’e yakın katılımcı, Beyrut’ta Birleşmiş Milletler UNESCO tesislerinde üç gün boyunca, beş ayrı atölyede Lübnan’ın, bölgenin ve dünyanın temel sorunlarını tartıştı.

Türkiyeli savaş karşıtları, anti-emperyalistler ve dayanışma gönüllüleri Uluslararası Beyrut Konferansına dikkat çekici bir delegasyonla katıldılar. Aralarında yazar Nuray Mert, araştırmacı Kenan Kalyon, ’68 gençlik liderlerinden Mustafa Yalçıner, ÖDP Genel Başkan yardımcısı Hakan Tahmaz, Grup Yorum üyesi Cihan Keşkek‘in de bulunduğu Türkiye delegasyonu 40’a yakın kurumdan 50’ye yakın katılımcıyla Beyrut Konferansı’nın en kalabalık delegasyonlarından biriydi. Türkiye delegasyonu düzenlenen atölye çalışmalarının tümüne katıldı. Oluşturulan çalışma gruplarında yer aldı ve konferansa önemli katkılarda bulundu.

Konferansa Türkiye’den katılanların bir bölümü, önünde Türkçe-Arapça-İngilizce “Ortadoğu’da Direniş Kazanacak – Türkiyeli Anti-Emperyalistler” yazan bir pankart bulunan bir otobüsle ve uzun bir yolculuğun sonunda Beyrut’a geldiler.

Uluslararası Beyrut Konferansı’nda Türkiye’den şu kurum ve kuruşlardan temsilciler vardı. TAYAD, İnsani Yardım Vakfı, Doğu Konferansı, Halkların Ortadoğu Projesi Koordinasyonu, Temel Haklar Federasyonu Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu, Lübnan İçin Elele, Emek Partisi (EMEP), Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP) Sosyalist Emek Hareketi (SEH) Toplumsal Özgürlük Platformu, Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP), Amargi Kadın Kooperatifi, Özgür Eğitim Platformu, Öğrenci Postası Gazetesi, Feminist Hareket Dergisi, İdil Kültür Merkezi, Grup Yorum, Sosyalist Gençlik Derneği (SGD), Evrensel Gazetesi, Atılım Gazetesi, Samandağ Cemre Gazetesi, Öğrenci Postası Gazetesi, Feminist Hareket, Bilinç ve Eylem, Red, Kaldıraç ve Birleşik İşçi dergileri.

Etkinlikler çerçevesinde, film gösterileri, şiir ve müzik dinletileri de düzenlendi. Konferansın giriş salonunda yine Türkiye’den Leman Dergisi’nin açtığı “Savaşa Karşı Karikatür” sergisi katılımcıların ilgisini çekti.

Beyrut Konferansı’na katılan Türkiye delegasyonunun bir bölümü Konferans Sonuç Toplantısı öncesinde “Türkiye’den Anti-Emperyalist Grup ve Bireyler” imzasıyla ortak bir basın açıklaması yaptılar. İngilizce ve Türkçe olarak yayınlanan açıklama Konferans Organizasyon Komitesi’ne de iletildi. Konferansa katılan Türkiyeli grupların çoğu delegelere kendi tezlerini anlatan metinler, broşürler dağıttılar.

Reklamlar

Lübnan Konferansı: ‘Bush politikalarını defedeceğiz’

Gökhan Taşyakan/Öncül Kırlangıç

“Lübnan’daki tüm direniş güçleriyle bir araya gelip, yasadışı hükümeti iktidardan indirecek ve yeni yönetimle Bush politikalarını ülkeden defedeceğiz”

Direnişi Desteklemek İçin Uluslararası Beyrut Konferansı 16–19 Kasım tarihleri arasında Beyrut’ta gerçekleştirildi. Lübnan’la dayanışmak için dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen 400 delegenin katılımıyla gerçekleşen konferansa Türkiye’den çeşitli örgütlerin yanı sıra Sosyalist Demokrasi Partisi’nden de bir heyet katıldı.

Konferans sonucunda çeşitli atölyelerin faaliyetleri ortaklaştırılarak bir sonuç deklarasyonu da yayınlandı. Lübnan direnişinin çeşitli yönleriyle ele alındığı deklarasyon bölgedeki ABD ve İsrail saldırılarına karşı ortak bir cephenin oluşturulması çağrısında bulundu. Deklarasyonda ayrıca “Ortadoğu’da öngörülen ABD planlarına karşı biçimi ne olursa olsun, tüm gruplar birlikte mücadele etmelidir. Direniş, sadece Filistin, Lübnan ve Irak’ta değil, bölgenin tamamında desteklenmeli ve yükseltilmelidir. Onlarca katliam ve insanlık suçuna imza atan İsrail’e karşı, direniş yanlısı benzer uluslararası toplantılar yaygınlaştırılmalı, savaş suçlarına karşı yasal girişimlerde bulunulmalıdır” denildi.

Direniş kenti Beyrut
Konferans için Lübnan’a giden delegasyonu oldukça yoğun bir program bekliyordu. 16 Kasım’da gerçekleştirilen açılışın ardından ertesi gün atölye çalışmalarına geçildi. Delegasyonun önerilerinin toplandığı atölyelerde özellikle Irak direnişi üzerine yoğun tartışmalar yaşanırken Lübnan direnişi de selamlandı. Hizbullah ve Lübnan Komünist Partisi’nin ittifakı da merak edilen konuların başında geliyordu. İlk günün sonuçları için yapılan sunumun ardından somut öneriler yeniden toparlandı.

Ertesi gün konferans katılımcıları Güney Beyrut’u gezerek direnişin boyutları hakkında fikir edinmeye çalıştılar. Hizbullah’ın kontrolü altında bulunan daha önce 10 bin kişinin yaşadığı Hated Harik bölgesine giden katılımcılar önce hazırlanan karikatür sergisini gezdiler ve ardından bombalanan evlerin arasında savaş gerçeğiyle karşılaştılar. Nasrallah’ın evlerinden birinin bulunduğu bölge, yoğun bir kuşatma altında kalmış ve neredeyse “taş taş üstünde” bırakılmamıştı. Ancak buna rağmen İsrail saldırısının 2 saat öncesinde haber alınması bir katliamın önüne geçilmesini sağlamış ve 12 kayıpla bölge direnişin kalelerinden biri haline getirilmişti. Bölgede yaşayan insanların şu anda kiralık evlere yerleştirildiği, yaşamlarının normal şartlarda devam ettiği ve bir yıl içerisinde evlerine geri dönüşün sağlanacağının bildirildiği gezide tüm Güney Beyrut için imar projesinin Hizbullah ve devlet tarafından ortak hazırlandığı da ifade edildi. Şu anda bölgenin kontrolü halen Hizbullah’ın elinde bulunmakta ve Lübnan ordusu Hated Harik’e girmemektedir.

Güney Lübnan’dayız
Konferans yapılan gezinin ardından devam ederken bir sonraki günkü adres Güney Lübnan’dı. Güney Lübnan yolculuğu sırasında sürpriz bir biçimde konferans delegasyonunun karşısına çıkan Hizbullah’ın Güney Lübnan sorumlusu Şeyh Nebil Kavuk düzenlenen toplantıyla katılımcılara seslendi. Ülke içindeki siyasi durum üzerine bilgi veren Kavuk “Lübnan’daki tüm direniş güçleriyle bir araya gelip, yasadışı hükümeti iktidardan indirecek ve yeni yönetimle Bush politikalarını ülkeden defedeceğiz” dedi. Daha sonrasında İsrail sınırına kadar giden delegasyon burada çeşitli incelemelerde bulunurken, yıkılan evler ve devam eden yaşam direnişin gücünü gösterir nitelikteydi.

‘İdeolojiler ayrı, politikalar bir’
Lübnan direnişi üzerine birçok şey söylemek mümkün! Ancak Lübnan’da ilk gördüğümüz elbette ki Hizbullah gerçeği. Ülkenin ciddi bir bölümünü kontrolü altında tutan Hizbullah militanları başta olmak üzere Lübnan halkları, İsrail Siyonizmi’ne karşı göğüs göğüse çarpışmış ve görünen tablo içerinde net bir zafer kazanmış durumda. Bunun başlıca nedeni Güney Lübnan’da kara harekâtı gerçekleştiren İsrail Siyonizmi’nin sadece birkaç kilometre ilerleyebilmiş olmasından kaynaklanıyor. Ve tabi ki Lübnan halkının bugün sahip olduğu motivasyon, bütün yıkımın içerisinde yaşamın ısrarlı bir biçimde sürdürülmesine olanak sağlıyor.

Lübnan Komünist Partisi (Lcparty)’de direniş güçleri içerisinde yer alıyor. 5 kasabanın kontrolünü elinde bulunduran Lcparty İsrail siyonizminin saldırısı sırasında 7 üyesini kaybetmiş. Üyelerinin yüzde 70’i Müslüman olan Lcparty daha çok Güney Lübnan’da ve yoksullar içerinde örgütlü. Gücü oranında direnişe destek veren Lcparty’nin temsilcileri “ülkemiz işgal altındayken gücümüz yok, imkânımız yok anlamayız! Elimizden gelen neyse işgalcilere karşı bütün güçlerimizle direnişin safında yer alırız. Bundan sonra da yer alacağız!” diyorlar. Hizbullah ise kendisini İslami önderliğe sahip bir örgüt olarak tanımlıyor. Ancak bütün Hizbullah yetkilileri direnişten Lübnan halkının direnişi olarak söz ediyor ve yalnızca işgale değil aynı zamanda neo-liberal politikalara da karşı çıktıklarını ifade ediyorlar. Sosyal bir programa sahip olduğunu belirten Hizbullah, sorulan soru üzerine Lcparty ile ittifaklarını “ideolojiler ayrı, politikalar bir” olarak tanımlıyor. İsrail siyonizminin saldırıları karşısında bütün “iç savaş” tehlikesine rağmen Lübnan halkları direnişin safında birleşmiş gözüküyor. Ancak emperyalizmin saldırıları Sanayi Bakanı Piyer Cemayel suikastından da anlaşılacağı üzere bitecek gibi görünmüyor.

Halklar direnir, şehirler dirilir!
Lübnan’ da İsrail saldırıları sonucu yaklaşık 913 bin Lübnanlı yerinden edildi. İsrail sadece Hizbullah karargâhlarını değil sivillerin evlerini, hastaneleri, okulları, camileri, yolları ve köprüleri de vurdu. Saldırılar özellikle ekonomik altyapıyı çökertmeye neden olacak stratejik öneme sahip yapılar üzerinde yoğunlaşmış. Mesela Güney Lübnan’ın bütününde 2 bin civarında fabrika ve işyeri yıkıldı. Özellikle yollar ve köprülerin tahrip edilmesiyle bölge içinde ulaşım felç edilmiş. Ülkeyi Güney ve Kuzey olarak ayıran Litami nehrinin üzerindeki iki köprü de bombalanmış ve onarımı yapılana kadar yardım konvoyları bile Güney’e geçememiş.

İsrail saldırılarına maruz kalan Güney Beyrut’taki mahalleler büyük bir nüfus yoğunluğuna sahip ve Kuzey kesimine oranla daha yoksul insanların yaşadığı bir bölge. Hizbullah, güçlü olduğu bu bölgede evleri yıkılan insanları kira bedellerini ödeyerek şehrin dışındaki mahallere tahliye etmiş. Bütün yıkıma rağmen kentin hızlı bir biçimde toparlandığı ve hayata devam ettiği açıkça görülüyor. İsrail’ in kara kuvvetleriyle girdiği Lübnan’ın güneyindeki sınır köylerinde ise durum biraz daha kötü. Halkın geçimini tarım ve hayvancılıkla sağladığı bu bölgede bütün evler yerle bir edilmiş; elektrik, su yok. Yine de direnen ve kazanan bölge halkı yavaşta olsa yaralarını sarıyor…

İşte Lübnan, yaşadığı bunca acının ardından yeniden ayağa kalkmaya çalışıyor. Saldırıların hemen ardından insanların hayatlarına devam edebilmesi için yapılan pratik çözümlerin haricinde Hizbullah’ın ortaya koyduğu daha uzun soluklu bir yeniden yapılandırma projesi hayata geçirilmeye başlanmış bile. Bu proje iki aşamadan oluşuyor. Birinci aşama meydana gelen hasarın tespiti, ikinci aşamaysa hasarın onarımı. Yani önce evleri yıkılan insanlar birer birer tespit edilecek, sonra da onlara yeni konutlar yapılacak. Birinci aşama yani hasar tespiti az çok tamamlanmış durumda. Ancak ikinci aşamaya geçilmesiyle ilgili çeşitli sıkıntılar var. Bu sıkıntıların başında tabiî ki mali yetersizlikler geliyor, çünkü sadece altyapı zararının 2 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Bunun yanında bir de bölgeyi bütünüyle yenilemek dışında bir alternatife sahip değiller. Çünkü binaların eski hallerine dair yeteri kadar bilgi yok ve bu yüzden planlama açısından yeniden yapmaktan daha uzun bir süreç gerektiriyor. Diğer taraftan da yeniden yapımdan başka alternatifin olmaması oldukça olumsuz bir durum oluşturuyor, çünkü yıkılan bölgelerin tarihi değerleri, kendine özgü dokuları kaybolmuş olacak. Yani daha önce Irak’ta, halen Filistin’de olduğu gibi Lübnan’da da emperyalizm kentleri ve sahip oldukları tarihsel değerleri yok ediyor. Ama ne olursa olsun halklar direnmeye devam ettikçe kentler de yeniden dirilmeye devam ediyor…

Kaynak: Sosyalist Demokrasi Gazetesi

Cemayel Suikastı: Lübnan Üzerinden Politika

Cemayel“Lübnan üzerinden politik savaş sürüyor ama bunun askeri savaşa dönüşeceğini düşünmüyorum”.

Uzun zamandır Ortadoğu üzerine çalışan araştırmacı yazar Bereket Kar, Lübnan Sanayi Bakanı Piyer Cemayel’in dün öğle vakti Beyrut’ta bir silahlı saldırıyla öldürülmesinin ardından gelen “iç savaş” yorumlarına katılmadığını söyledi.

“Bu saldırı bir provokasyon”
diyen Kar “Amaç Suriye’yi baskı altına almak, eski başbakan Refik Hariri suikastının soruşturmak üzere kurulan ve Lübnan hükümetinin tanıdığını açıkladığı uluslararası mahkemenin meşruiyetini arttırmak ve muhalefetin üzerindeki baskıyı arttırmak” diye ekledi.

Saldırı muhalefeti sıkıştıracak

34 yaşındaki Maruni Hıristiyan Piyer Cemayel, Suriye ve Hizbullah karşıtı sağcı Falanj Partisi üyesiydi.

Cemayel’in öldürülmesi İsrail işgalinin ardından Lübnan’da gerginliğin arttığı ve hükümete karşı muhalefetin yükseldiği bir döneme denk düşüyor.

Geçen hafta Lübnan parlamentosu eski başbakan Hariri’nin öldürülmesi soruşturmak üzere uluslararası bir mahkeme kurulmasını kabul etmiş, altı Şii milletvekili kararı protesto ederek istifa etmişti.

İsrail işgali sırasındaki direniş ve sonrasında yaptığı yardımlarla büyük bir halk desteği kazanan Şii Hizbullah’ın lideri Nasrallah da hükümeti istifaya davet etmiş, aksi halde sokağa ineceklerini söylemişti.

Bereket Kar, Cemayel’in öldürülmesinin Hizbullah’la ittifak kuran Komünist Partisi, Halk Hareketi, Suriye Sosyal Ulusal Partisi gibi örgütlerden oluşan ve yüzde 60’dan fazla halk desteği alan muhalefeti sindirmeyi amaçladığını belirtiyor.

“Bu saldırı dikkatleri içerideki gerginlikten dışarıya yöneltmeyi amaçlıyor”.

ABD’nin taktik değişimi

Cemayel son iki yılda Lübnan’da öldürülen beşinci Suriye karşıtı politikacı.

Şubat 2005’te Hariri suikastının ardından Haziran’da gazeteci Samir Kassir ve eski komünist lider George Hawi, Aralık’ta da milletvekili Gebran Tueni saldırı sonucunda hayatını kaybetmişti.

26 yılın ardından 2005’te tüm askeri birliklerini Lübnan’dan çeken Suriye hükümeti tüm sorumluluk iddialarını reddetti fakat şu anda da birçok insan Suriye’yi suçluyor.

Kar ise bu cinayetin Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Ortadoğu planlarıyla ilgili bir boyutunun da bulunduğunu ve Suriye’ye yarar sağlamadığını vurguluyor:

“Irak’ta batağa saplanan ve oradaki direnişin arkasında Suriye ve İran’ın olduğunu düşünen ABD plan değilse de taktik değiştiriyor.

Bölgedeki Suudi Arabistan, Ürdün gibi müttefiklerini tekrar yanına çekmeye çalışan Bush yönetimi Suriye’yi de ikna ve işbirliğine zorluyor. Bu sayede Irak’tan çekilmek için uygun bir ortam yaratmak istiyor”.

Suriye yönetiminin son dönemde barış ve işbirliği mesajları vermeye başladığını belirten Kar, önceki gün Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari ve Suriyeli muhatabı Walid Muaalim’in yaptığı görüşmeyle 24 yıl sonra iki ülkenin resmi ilişkiye geçtiğini de hatırlatıyor.

Tepkiler, yorumlar

Cemayel’in öldürülmesinin ardından Lübnan içinden, bölge ülkelerinden ve Batı’dan gelen tepkiler de saflaşmayı gösterirken Bereket Kar’ın yorumlarını destekliyordu.

Refik Hariri’nin oğlu Saad Hariri cinayetin arkasında Suriye’nin olduğunu söylerken hükümetin Arap üyelerinden İletişim Bakanı Muhsin Bilal “Bu saldırı Lübnan’ın birliğine karşı yapıldı” dedi saldırıdan Suriye’yi sorumlu tutanların “dar görüşlü” olduğunu belirtti.

Başbakan Siniora, saldırının Hariri suikastını soruşturacak uluslararası mahkemenin kurulmasını engellemesine izin vermeyeceklerini, kararlılıklarının arttığını söyledi.

Hizbullah milletvekili Hasan Fadallah cinayetin Lübnan güvenlik güçlerince aydınlığa kavuşturulması gerektiğini vurguladı.

ABD Başkanı George Bush “Siniora hükümetini ve demokrasiyi destekliyoruz. Lübnan hükümetinin Suriye, İran ve müttefiklerinin bu istikrarı bozmaya yönelik saldırıları karşısında kendini savunmasını destekliyoruz” dedi.

İsrail Dışişleri Bakanı Tpizi Livni de saldırının arkasında Suriye ve İran’ın olduğunu iddia etti.

İngiltere Başbakanı Tony Blair de “Siniora hükümetinin ve demokrasinin korunması için” her şeyi yapacaklarını vurguladı.

Lübnan üzerinden politika

Bu tepkilere rağmen Bereket Kar Lübnan içinden gelen açıklamaların büyük çoğunluğunun herkesi aklı selime davet ettiğinin altını çiziyor:

“Bir iç savaşı mümkün görmüyorum. Tek söylenecek şey, herkes oyunu Lübnan üzerinden oynuyor”.

22/11/2006    Erhan ÜSTÜNDAĞ (EÜ)

Lübnan bir oyuna kurban gidiyor

Rami G. Huri*

Suikastların uzun yıllardır siyasi hayatın bir parçası olduğu Lübnan’da Sanayi Bakanı Pierre Cemayel’in öldürülmesi maalesef bir yenilik değil. Ancak bu son suikast geçtiğimiz yıldan bu yana tanık olduğumuz daha geniş bölgesel ve küresel çarpışmanın yansıması niteliğinde, Lübnan’daki mevcut gerilimleri hızlandırıp daha da şiddetlendirecektir.

Buradaki asıl mevzu, Şubat 2005’te eski başbakan Refik Hariri’yi öldürtmekle suçlanmasından üç ay sonra Lübnan’daki birliklerini çekmesine rağmen Suriye’nin bu ülke üzerindeki tartışmalı etkinliğinin sürmesi. Uluslararası kınamaların ve Suriye, İran ve Hizbullah karşıtı suçlamaların hızlı ve güçlü biçimde artması, çatışmanın sadece Lübnan’daki yerel güçlerce yönlendirilmeyeceğine işaret ediyor.

Suriye yanlıları kınadı

Gelişmeler Lübnan’daki başlıca siyasi tarafların bugün hâlâ Suriye yanlısı veya karşıtı olarak tanımlandığını gösteriyor. Suikastın ardından ortaya çıkan ilk öfke de, Suriyeliler ve onların Hizbullah, Cumhurbaşkanı Emil Lahud ve Hıristiyan lider Michel Aoun gibi Lübnan’daki müttefiklerine yöneldi. Bu kişilerin hepsi suikastı kınayıp, suçsuz olduklarını açıkladı ve sükûnet çağrısı yaptı.

Son suikast, Hariri’nin öldürülmesinin ardından gelen 19 ay içinde seçkin Hıristiyan medya mensupları ve siyasetçilere karşı düzenlenen yarım düzine saldırı ve cinayetle aynı doğrultuda. Genç Pierre Cemayel deneyim ve etkinlik açısından önde gelen bir siyasetçi değildi. Fakat Hıristiyan ve Lübnan milliyetçisi bir soydan gelmesi, büyük ölçüde Hıristiyanların yönlendirdiği Suriye karşıtı ve Batı yanlısı kampı öfkelendirmeyi amaçlayanlar için onu önemli bir sembolik hedef haline getirdi.

Pek çok gözlemci Lübnan’daki seri siyasi cinayetlere dair BM soruşturması kapsamında yoğun tetkiklere maruz kalacağını düşünerek, Suriye’nin böylesi kaba bir cinayetten nasıl çıkar sağlayacağını anlamakta güçlük çekiyor. Öte yandan, Suriye muhalifleri, Şam yönetiminin eskiden sahip olduğu Lübnan’ın efendisi konumuna dönebilmek için Lübnan’daki siyasi sınıfı sistematik biçimde teslimiyete kadar terörize etmeye ve sindirmeye çalıştığını söylüyor.

Asıl sorun suçluluk veya masumiyet değil. Sorun aslında Lübnan’ın ruhu ve siyasi sisteminin denetimine dair yürütülen ideolojik savaş ki, bir tarafta Arabizm ve İslamcılık, diğer tarafta Batı yanlısı kozmopolitanizm bulunuyor. Bu savaşın sonucu gelecek yıllarda Beyrut’tan ziyade Suriye, İran ve Washington’daki gelişmelerle belirlenecek.

Şu aşamada, bu son suikastın ülkedeki korkunç şiddet sarmalı ve infilak etmesi muhtemel gerilimleri taşıran son damla olmasından korkuluyor. Zira İsrail’e karşı verilen şiddetli savaş, başta Şii yerleşim bölgeleri gelmek üzere altyapının maruz kaldığı geniş çaplı yıkım, iç politikadaki tehditler ve çatışmalar, Hizbullah yanlısı altı bakanın istifasıyla kötürüm kalan kabine, kitlesel sokak gösterileri, durgunluktaki ekonomi, Ortadoğulu ve Batılı ülkelerin daha bariz siyasi müdahaleleri, Kaide uzantılarının giderek güç kazandığına dair endişeler ve cumhurbaşkanı ve kabinenin meşruiyeti hakkındaki ağız dalaşının yeniden başlaması nedeniyle Lübnan son aylarda pek çok yara aldı.

Bunların üstüne siyasi cinayetlerin tekrar başlaması, siyasetin ana fay hattı doğrultusunda parçalanması, yani, Hizbullah ve müttefikleri çevresinde gruplaşan Suriye yanlılarıyla Hariri, ABD destekli Başbakan Fuat Sinyora ve onun 14 Mart koalisyonu etrafında toplanan Suriye muhaliflerinin karşı karşıya gelmesi riski yaratıyor.
Hizbullah geçtiğimiz aylarda siyaseten meydan okuduğu Sinyora hükümetini ABD kuklası olmakla suçladı, hükümetin Hizbullah ve müttefiklerine daha fazla söz hakkı verecek şekilde gözden geçirilmesini talep etti. Bu hamlenin öncelikle Hariri ve diğer suikastlar nedeniyle suçlanacakların yargılanacağı uluslararası mahkemenin kurulmasını güçleştirmeyi amaçladığına dair yaygın spekülasyonlar var.

ABD ve diğer Batılı ülkeler Sinyora hükümetini şiddetle destekliyor, tıpkı yazın Hizbullah’a yönelik askeri harekâtı sırasında İsrail’i destekledikleri gibi. Hariri suikastına dair BM soruşturması ve kurulacak yeni uluslararası mahkemenin Suriye rejimini ve Lübnan’daki sorunlar nedeniyle suçladıkları Suriye güvenlik sistemini çatırdatmasını, en azından daha ılımlı hale getirmesini umuyorlar.

Her şey ABD’nin tavrına bağlı

Bugünkü asıl kaygı Cemayel suikastının ülke içindeki gerilimleri artırıp şiddete dönüşmesine kapı aralayacak biçimde Hizbullah ve Suriye karşıtı öfkeyi tetiklemesi, aynı zamanda Amerika’nın Hizbullah destekçisi Suriye ve İran’la diplomatik çatışmasını da artırması.

Washington, Irak’tan incelikle sıyrılmak için Suriye ve İran’a ihtiyacı olduğuna kanaat getirirse, bu konudaki tavrını yumuşatabilir ki, bu durumda Lübnan da Şam yönetimiyle kendi çıkarları doğrultusunda anlaşan ABD’den ancak sözlü bir destek alacaktır. Pek çok Lübnanlının en büyük korkusu bu, özellikle de Washington’ın ülkelerinin egemenliği ve güvenliğine yönelik taahhüdünün bu yazki İsrail saldırıları sırasında geçici olarak kış uykusuna daldığını gördükten sonra. Her halükârda önümüzdeki günlerde Lübnan’ı ve bölgeyi çalkantılı günler bekliyor.

Çeviri: Radikal Dış Haberler

The Middle East Online, Londra merkezli internet haber sitesi,

* 2006 Pax Christi Uluslararası Barış Ödülü’nü aldı

Lübnan’da istikrar, birlik hükümetiyle sağlanabilir

Hizbullah örgütünün basın sorumlusu Hüseyin Rahhal, Lübnan’da İsrail saldırılarının ardından yaşanan gelişmeleri EVRENSEL’e anlattı.

Geçen yaz aldığı derin yaraları sarmaya çalışan Lübnan, bugün yeniden siyasi bir komplonun içerisine çekilmeye çalışılıyor. İsrail işgal girişimine karşı kazandığı zaferle, barbarların her fırsatta yeni bir darbe indirmekten çekinmediği ülkede, azımsanmayacak bir desteği arkasına alan Hizbullah ile müttefiklerinin, tüm Lübnan halkını kucaklayacak birlik hükümeti kurulması amacıyla Fuad Sinyora hükümetinden ayrıldıkları günlere denk gelen provokatif bir suikastin tesadüf olarak değerlendirilmesi, ancak saflık olur.

Siyasi dengelerin pamuk ipliğine bağlı olduğu Lübnan’da, Falanjist Parti lideri Pierre Cemayel’in öldürülmesi, eski başbakan Refik Hariri suikastı ve ardından gelişen sürecin ışığında, Suriye üzerinde akbabaların yeniden uçmasına neden olacak ve ciddi bir desteğe ulaşan Hizbullah ile müttefiklerini, “zan altında bırakarak” son birkaç ayda kazandıkları mevzileri kaybetmelerini sağlamayı da amaçlamaktadır. Gelinen nokta, Hariri suikastının ardından yaşanan gelişmeleri hatırlatıyor. Bu suikastın ardından da Lübnan’da düzenlenen Suriye karşıtı gösteriler, Fuad Sinyora’ya iktidar yolunu açmıştı. Fakat, çoğunluğunu ABD yanlılarının oluşturduğu Sinyora hükümeti, Lübnan’da refahı sağlayamamış ve İsrail saldırılarına engel olamamıştı.

Lübnan’ın istikrarı, ABD hegemonyasını reddeden ve ülkedeki tüm etnik azınlıkları kapsayan bir ulusal birlik hükümetiyle yakalayabileceğini belirten Hizbullah örgütünün Basın Sorumlusu Hüseyin Rahhal ile Lübnan direnişine destek konferansı için gittiğimiz Beyrut’ta 18 Kasım günü görüştük. Rahhal, İsrail işgal girişiminin ardından Lübnan’daki gelişmeleri, bölgedeki diğer baskı ile tehdit politikalarını EVRENSEL için değerlendirdi.

Hizbullah ve müttefikleri, daha fazla temsil hakkı isteyerek hükümetten ayrıldı ve yeni bir ulusal birlik hükümeti kurulmasını talep ediyor. Peki Hizbullah, birlik hükümetinin hangi temeller üzerinde kurulmasını istiyor?

Bizim açımızdan, ulusal birlik hükümetinin amacı; Lübnan’ın asli tüm partilerini anayasal temelde bir araya getirmek olmalıdır. Birlik hükümeti sayısal temeller üzerinden şekillenmemelidir. Çünkü bu şekilde, Lübnan’daki azınlıklar yeterli biçimde temsil edilemez. Birlik hükümeti ayrıca, Lübnan üzerindeki Amerikan hegemonyasını da reddetmeli ve ABD’nin güdümüne girmemelidir. Zira, Lübnan’da ancak bu şekilde istikrar sağlanabilir.

Hizbullah olarak biz de, işte tam bu sebeplerden dolayı ulusal birlik hükümeti talep etmekteyiz. Ulusal birlik hükümetinin, sağlam temellerde kurulabilmesi adına, ülkedeki tüm Amerikan karşıtı güçlerle ilişkiler geliştirmeye çalışıyoruz.

Lübnan’da bir yandan siyasi gerginlik devam ederken, diğer yandan da uluslararası askeri güç, ülkenin kritik bölgelerine konuşlanmaya devam ediyor. Hizbullah, Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü’nün (UNIFIL) niteliğini ve durumunu nasıl değerlendiriyor?

Biz, UNIFIL meselesini Lübnan ve bölge gerçeklerini ele alarak, değerlendiriyoruz. Kuşkusuz Birleşmiş Milletler’in (BM) 1701 No’lu kararına tam onay vermiş değiliz. Fakat, Lübnan’a yönelik saldırıları durdurduğu sürece, bu kararla bir sorunumuz yok.

UNIFIL gücünün görev ve niteliği tartışıldığı sırada, Lübnan hükümetine bazı şartlarımız olmuştu. Buna göre öncelikle BM gücü, BM’nin 7. maddesi uyarınca Lübnan’da görevlendirilmemeliydi. Bu güç ayrıca, halihazırda Lübnan’da bulunan UNIFIL gücünün bir parçası olmalı ve Lübnan ordusuyla koordineli bir şekilde ve bağımsız bir güç olarak değil, Lübnan ordusunun gücü altında ve talepleri doğrultusunda görevini sürdürmeliydi.
Bugün Lübnan’daki ve dışındaki bazı güçler, UNIFIL’e; bu gücün görevi olmayan başka görevler yüklemeye çalışıyor. Fakat bunlar, tam da ABD ile İsrail’in isteklerine yakın girişimler. Biz, BM gücünün, Lübnan hükümetinin de onay verdiği BM kararı doğrultusunda, hareket etmesini ve Lübnan ordusu ile halkının yanında olmasını istiyoruz. Kaldı ki UNIFIL’in görevi, İsrail’i değil, aksine İsrail’in olası saldırılarına karşı Lübnan halkını korumaktır. Eğer UNIFIL, amaç ve görevlerinin dışına çıkar, İsrail’i korumaya kalkar ve Lübnanlılara karşı herhangi bir saldırıda bulunursa; Lübnan halkının BM gücünü, işgal gücü olarak görmesi işten bile değildir.

Bölgede Filistin ile Lübnan dışında, Irak’taki Amerikan işgal askerlerine karşı direniş de olanca hızıyla sürüyor. Hizbullah’ın, Iraklı direnişçilerle ilişkileri ne durumda? Bu direnişle ilgili düşünceleri neler?

Irak halkının, işgale karşı direnme en doğal hakkıdır. Fakat, bu direniş Iraklılara karşı değil, Amerikan işgal güçlerine karşı olmalıdır. Siviller, ne koşulda olursa olsun hedef alınmamalı, sadece Amerikan işgal askerlerine yönelik saldırılar düzenlenmelidir.
Öte yandan biz, Irak direnişi içerisinde birçok fraksiyonun olduğunu biliyoruz. Ve bu, durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Biz de, bazı detayları bilmiyoruz. Ama bazı grupların, Amerikan ve İsrail istihbaratınca kullanıldığı bir gerçek. Bu gruplar, ABD ile İsrail istihbarat servisleri adına çalışıyor.

Hiç kuşkusuz, Irak’taki birçok olayda ABD ile İsrail’in parmağı var. Şunu belirtmek gerekir ki Iraklı sivilleri hedef alanlar direnişçi değil, teröristtir. Asıl direnişçiler, Amerikan işgal askerlerini hedef alanlardır. Direnişçiler, yılanın başını ezmelidir; bu daha etkilidir.

Öte yandan bizim Iraklı Sünni, Şii ya da Kürtlerle bir sorunumuz yok. Ancak, bir Iraklı bir yandan işgale karşı çıkıyor, diğer yandan ise diğer Iraklılara yönelik saldırılar düzenliyorsa; bu, onu; ABD planlarının bir parçası haline getirir.

Bölgedeki ABD tehditleri, Lübnan’ın yanı sıra, İran ile Suriye üzerinde de yoğun bir şekilde sürüyor. İran, nükleer programı nedeniyle sıkıştırılırken, Hariri suikastı da Suriye üzerindeki baskıları artırdı. Bu konular hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

ABD, İran üzerinde, Tahran’ın Filistin davasına ve Suriye ile Lübnan’da da, İsrail işgaline karşı direnişine desteği nedeniyle baskı kurmak istiyor. İran’ın ayrıca, bölgede ABD hegemonyasına karşı koyabilecek tek güç olması da, Beyaz Saray’ı rahatsız ediyor. ABD açısından Lübnan ise, bölgeye açılan bir kapı ve bölgenin iki güçlü ülkesi İran ile Suriye’yi vurmak için bir geçiş noktası.

Baskı ve tehdit politikalarına, İran’ın nükleer çalışmalarını bahane eden ABD, uluslararası yasaları hiçe sayarak, Tahran’a karşı saldırgan bir tutum takınıyor. Ancak, İran’ın sivil amaçlı nükleer enerji üretme hakkı, en doğal hakkıdır. Suriye konusunda ise, (Lübnan’ın eski başbakanı) Refik Hariri suikastını kullanmaya çalışan Washington, bu suikastı kullanarak, Şam yönetimine şantaj yapıyor.

Hizbullah; Türkiye hükümetinin bölge politikalarını nasıl değerlendiriyor ve Türkiye yönetiminden ne gibi beklentileri var?

Biz, sadece Türkiye hükümetinin değil, tüm Müslüman ülke yönetimlerinin ve diğerlerinin, saldırı altında olan ve toprakları işgal edilen halkların yanında olmasını istiyoruz. ABD hegemonyasının değil, mazlum halkların yanında olmalıdırlar.

Lübnan’ın özellikle güney bölgelerinde, İsrail’in işgal girişimi sırasında, Tel Aviv’e karşı net tavır alan Venezüella lideri Hugo Chavez’in posterlerini gördük. Siz, Chavez hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hugo Chavez büyük bir direnişçidir ve işgal girişimi sırasında Lübnan halkının yanında durmuştur. Lübnan halkı da, bunu karşılıksız bırakmamış ve Chavez’e büyük minnet ile saygısını göstermiştir. Zira bu sadece Chavez’le de sınırlı değil, Lübnan halkı, ABD hegemonyasına karşı duran herkese büyük saygı duymaktadır. Chavez ya da bir başkası, kim ABD hegemonyasına karşı bizim yanımızda duruyorsa, bu kişi; bize İsrail ile ABD yanında yer alan herhangi bir Müslüman, Arap ya da bir başkasından daha yakındır.

Cihan Çelik – Beyrut/EVRENSEL

Lübnan Kronolojisi

M.Ö. 3000–2500 Fenike hakimiyeti.

M.Ö. 1800–1100: Mısır hakimiyeti.

M.Ö. 875–608: Asur hakimiyeti.

M.Ö. 590–529: Babil hakimiyeti.

M.Ö. 529–333: Pers hakimiyeti.

M.Ö. 333–64: İskender hakimiyeti ve Selefki (Selefkos veya Seleucid) Hanedanlığı.

M.Ö. 64 – M.S. 395: Roma hakimiyeti.

395–636: Bizans hakimiyeti.

636: Hz. Ömer döneminde Müslümanların hakimiyetine geçiş.

1109–1291: Haçlı hakimiyeti.

1289–1516: Memluklu hakimiyeti.

1516–1918: Osmanlı hakimiyeti.

1516–1697: Dürzi Maan ailesinin idaresi.

1697–1841: Dürzi Şihabların idaresi.

1831–1840: Kavalalı Mehmet Ali Paşa idaresindeki Mısır’ın işgali.

1842–1860: Kuzeyde Marunilerin, güneyde ise Dürzilerin yönetiminde iki kaymakamlığın kurulması ve Marunilerle Dürziler arasında siyasi ve iktisadi mücadeleler.

1861: Lübnan Dağı Protokolü ile “Mutasarrıflık” sistemine (Maruni idaresine ve mezhep temsiline dayalı bir siyasi sisteme) geçiş.

1 Nisan 1920: Fransız mandasının kurulması.

1 Eylül 1920: Dağlık Lübnan bölgesine Suriye’den koparılan toprakların dahil edilmesiyle “Büyük Lübnan Devleti”nin kurulması.

1920–1943: Fransız mandası dönemi.

1926: Fransız güdümünde Lübnan Cumhuriyeti’nin kurulması ve anayasanın kabul edilmesi.

1932: İlk ve tek resmi nüfus sayımı.

22 Kasım 1943: Lübnan’ın bağımsızlığını kazanması ve Milli Misak’ın ilanı.

31 Aralık 1946: Fransız birliklerinin ülkeden tamamen çekilmesi.

1948: I. Arap-İsrail Savaşı’nın ardından ilk Filistinli mülteci akını.

8 Mayıs – 14 Ekim 1958: İlk iç savaş ve Amerikan müdahalesi.

1967: Arap-İsrail Savaşı’nın ardından ikinci mülteci akını.

Aralık 1968: İsrail’in Beyrut havalimanını bombalaması ile ilk kez Lübnanlılar arasında Filistin meselesinin ciddi bir biçimde tartışmaya açılması.

12 Haziran 1969: Lübnan hükümeti ile FKÖ arasında Lübnan topraklarında Filistinlilerin haklarını düzenleyen ve İsrail’e yönelik gerilla mücadelesinin meşrulaştığı Kahire Anlaşması’nın imzalanması.

1970: “Kara Eylül”ün ardından Filistinli direnişçilerin Ürdün’den çıkarılması ve Lübnan’ın, İsrail’e yönelik Filistin direnişinin merkez üssü haline gelmesi.

1973: Lübnan hükümeti ile FKÖ arasında Kahire Anlaşması’nı teyit eden ancak Filistinli gerillaların hareketlerine bazı sınırlamalar getiren Milkart Protokolü’nün imzalanması.

13 Nisan 1975: Marunilerin, Filistinlilerin bulunduğu bir otobüse yönelik saldırısının ardından, Lübnan Kuvvetleri (Hıristiyan Maruni) ile FKÖ destekli Ulusal Hareket (Müslüman-Dürzi-sol ittifakı) arasında iç savaşın patlak vermesi.

Aralık 1975: FKÖ’nün resmen iç savaşa girmesi.

Mart 1976: Filistin-Müslüman ittifakının ülkenin çok büyük bir kısmında kontrolü ele geçirmesi.

Nisan 1976: Suriye’nin Hıristiyanların lehine iç savaşa müdahil olması.

1 Haziran 1976: Cumhurbaşkanının talebi üzerine Suriye birliklerinin Lübnan’a girmesi.

16 Ekim 1976: Arap Birliği’nin girişimiyle Riyad ve Kahire Anlaşmaları’nın imzalanması ile iç savaşın ilk safhasının sona ermesi.

Ocak 1977: Arap Caydırıcı Gücü’nün bir parçası olarak 27 bin Suriye askerinin resmen ülkeye yerleşmesi.

16 Mart 1977: Dürzi lider Kemal Canbulat’ın öldürülmesini müteakip Dürzi-Maruni çatışmasının yeniden başlaması.

1978: Suriye-Maruni ittifakının bozulması.

Mart 1978: İsrail’in Lübnan’ın yüzde 10’unu işgal etmesi.

19 Mart 1978: BM Güvenlik Konseyi’nin İsrail’in saldırılarını derhal durdurması ve Lübnan topraklarından çekilmesini öngören 425 sayılı kararı.

23 Mart 1978: Barışı sağlamak üzere UNIFIL birliklerinin Lübnan’a gelmeye başlaması.

1978–79: Doğu Beyrut’ta Hıristiyan grupların kendi aralarında mücadeleye başlaması.

6 Haziran 1982: İsrail’in Lübnan’ı işgali.

7 Ağustos 1982: İsrail ve Filistinliler arasında imzalanan ateşkes sonucu Filistinli direnişçilerin, merkez üsleri olan Beyrut’tan ayrılması.

14 Eylül 1982: Lübnan Kuvvetlerinin komutanı Beşir Cemayel’in cumhurbaşkanı seçilmesini müteakip suikastla öldürülmesi.

16–17 Eylül 1982: İsrail destekli Falanjistlerin Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında 2000’e yakın Filistinliyi katletmesi.

18 Nisan 1983: ABD büyükelçiliğine düzenlenen saldırıda 50 kişinin ölmesi.

15 Mayıs 1983: El-Fetih içinde ayaklanma.

17 Mayıs 1983: İsrail ile Lübnan hükümeti arasında tüm yabancı güçlerin çekilmesini öngören bir anlaşmanın imzalanması.

23 Ekim 1983: Biri Amerikan, diğeri Fransız üssüne yönelik saldırılarda 241 Amerikan ve 58 Fransız askerinin ölmesi.

29 Ekim 1983: Suriye’ye baskı uygulamak üzere, İsrail-ABD ilişkilerini canlandıran bir anlaşmanın imzalanması.

19–20 Aralık 1983: Trablusşam’daki çatışmaların ardından Arafat ve 4.000 taraftarının Tunus, Cezayir ve Güney Yemen’e gitmek zorunda kalmasıyla Filistin direnişinin Lübnan’ı terk etmesi.

5 Mart 1984: Lübnan cumhurbaşkanının İsrail ile imzaladığı anlaşmadan çekilmesi.

30 Mart 1984: Lübnan’a konuşlanmalarından 16 ay sonra ABD birlikleri ile Çok Uluslu Güç’ün geri çekilmesi.

Mayıs-Haziran 1985: Beyrut’taki Filistin mülteci kamplarına Şii Emel örgütünün saldırması.

10 Haziran 1985: İsrail birliklerinin 16 km’lik “güvenlik bölgesi” hariç geri çekilmesi.

1988–89: Güney Lübnan’da Emel ile Filistinliler, Trablusşam’da Sünniler ile Şiiler, Şii gruplar Emel ile Hizbullah, Arafat ile Ebu Musa taraftarı Filistinliler, Lübnan Kuvvetleri ile Falanjistler, Lübnan Kuvvetleri ile Lübnan ordusu, Sünni el-Hoss ordusu ile Maruni Aoun ordusu ve 1990 yılında Aoun ordusu ile Suriye ordusu arasında çatışmaların yoğunlaşması.

22 Ekim 1989: 62 Lübnanlı milletvekilinin 22 gün süren müzakerelerinin ardından Taif Anlaşması’nın imzalanması.

Ekim 1990: Lübnan-Suriye ortak askerî operasyonu sonucu, Suriye ve Suriye yanlısı milislere karşı “Kurtuluş Savaşı”na girişen ve Taif Anlaşması’na karşı çıkan Lübnan Silahlı Kuvvetleri Komutanı Maruni Mişel Aoun’ın Fransız büyükelçiliğine sığınması ve ardından Paris’e kaçması.

1991: Lübnan hükümetinin Suriye’nin desteğiyle tüm ülkede kontrolü sağlamasıyla iç savaşın tamamen sona ermesi.

Mayıs 1991: Lübnan ile Suriye arasında Dostluk ve İşbirliği Anlaşması’nın imzalanması.

Eylül 1991: Lübnan ile Suriye arasında Savunma ve Güvenlik Paktı’nın imzalanması.

Temmuz 1991: Hizbullah dışındaki milis kuvvetlerin silahlarını bırakma konusunda anlaşması.

11 Nisan 1996: İsrail’in Hizbullah’a yönelik “Gazap Üzümleri” Operasyonu.

18 Nisan 1996: Kana katliamı.

26 Nisan 1996: Hizbullah ve İsrail’in, sivilleri ve onların yaşadığı bölgeleri hedef almama konusunda anlaşmaları.

23 Mayıs 2000: İsrail’in Hizbullah direnişi karşısında 425 sayılı BM kararı uyarınca 18 yıldır işgal ettiği Güney Lübnan’dan çekilmek mecburiyetinde kalması.

2001: Suriye’nin 25 bin kişilik birliğini geri çekmesi.

Mart 2002: Lübnan’ın 35 yıl aradan sonra ilk kez Arap Birliği Zirvesi’ne ev sahipliği yapması.

Ağustos 2004: Suriye’nin, Lübnan Cumhurbaşkanı Emile La-hud’un görev süresinin uzatılmasına yönelik baskı yapması.

2 Eylül 2004: BM Güvenlik Konseyi’nde tüm yabancı güçlerin Lübnan’dan çekilmesi ve tüm örgütlerin silahsızlandırılmasına yönelik 1559 sayılı kararın alınması.

20 Ekim 2004: Başbakan Refik Hariri’nin Suriye’nin baskılarına tepki olarak istifası.

14 Şubat 2005: Lübnan eski başbakanı Refik Hariri’nin suikasta kurban gitmesi.

26 Nisan 2005: Suriye birliklerinin tamamen Lübnan’dan çekilmek zorunda kalması.

Mayıs-Haziran 2005: Dört turda yapılan genel seçimler neticesinde Suriye karşıtı koalisyonun mecliste çoğunluğu sağlaması ve ardından hükümeti kurması.

2 Haziran 2005: En-Nehar gazetesi yazarlarından Filistin asıllı Profesör Samir Kasir’in suikasta kurban gitmesi.

21 Haziran 2005: Lübnan Komünist Partisi eski başkanı George Hawi’nin suikasta kurban gitmesi.

12 Aralık 2005: En-Nehar gazetesi sahibi ve milletvekili Cibran Tueyni’nin suikasta kurban gitmesi.

12 Temmuz 2006 Hizbullah’ın sekiz askerini öldürmesi ve ikisini de kaçırması üzerine İsrail’in Lübnan’a savaş ilan etmesi.

13 Temmuz 2006 İsrail uçakları, Beyrut havaalanının pistlerini vurdu. İsrail donanması, Lübnan limanlarını abluka altına aldı.

14 Temmuz 2006 İsrail, Beyrut–Şam karayolunu bombaladı, hava ve kara ablukasını sıkılaştırdı.

15 Temmuz 2006 Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora, İsrail’in, ülkesini ‘’felaket bölgesine çevirdiğini” açıkladı ve acil ateşkes çağrısında bulunulmasını istedi. Sinyora, uluslararası yardıma ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

16 Temmuz 2006 : Hizbullah’ın, İsrail’in en büyük üçüncü kenti Hayfa’ya gönderdiği füzeler, 8 kişinin ölümüne yol açtı. İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Lübnan’ı, Hayfa saldırısının sonuçlarının ağır olacağı konusunda uyardı. G–8 zirvesinde liderler, olaylardan Hizbullah’ı sorumlu tuttu ve ABD, İsrail’in kendisini koruma hakkı bulunduğunu açıkladı.

17 Temmuz 2006 : İngiltere Başbakanı Tony Blair ile BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Lübnan’a uluslararası güç konuşlandırılması çağrısında bulundu.

19 Temmuz 2006 : İsrail kara birlikleri, Hizbullah noktalarına baskın düzenleyebilmek amacıyla sınırın Lübnan tarafına geçtiler. Annan, düşmanlığa son verilmesi çağrısında bulundu.

23 Temmuz 2006 : BM Acil Yardım Koordinatörü Jan Egeland, İsrail’in, Hizbullah’ın karargahlarının bulunduğu, Beyrut’un güneyindeki banliyölere düzenlediği hava saldırılarının insanlık suçu olduğunu söyledi.

25 Temmuz 2006: Olmert, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile bir araya geldi. İsrail’in hava saldırısında 4 BM gözlemcisi öldü.

26 Temmuz 2006: Hizbullah, Bint Cibeyl’e ilerleyen İsrail askerleriyle çatıştı, 9 İsrail askeri öldü. Roma’da düzenlenen uluslararası konferansta, derhal harekete geçilmesi konusunda görüş birliğine varıldı ancak, acil ateşkes ve uluslararası güç konuşlandırılması konusunda karar alınmadı.

29 Temmuz 2006: Rice, uluslararası güç konuşlandırılması konusunda İsrail’de temaslarda bulundu.

30 Temmuz 2006: Kana köyüne düzenlenen İsrail hava saldırısında 37’si çocuk 54 sivilin öldüğünü açıklayan Lübnan, Rice’ın bu ülkeyi ziyaretini iptal etti. Rice, İsrail’den, hava saldırılarını 48 saat süresince durdurması için söz aldı.

1 Ağustos 2006 : İsrail, askeri operasyonlarının kapsamının genişletilmesine karar verdi.

2 Ağustos 2006: Olmert, uluslararası güç konuşlandırılıncaya kadar Hizbullah ile savaşmaya devam edeceklerini açıkladı. Hizbullah, İsrail’e 231 füze gönderdi, 1 kişi öldü, 124 kişi yaralandı.

4 Ağustos 2006: İsrail hava saldırısında, Suriye yakınlarındaki bir çiftlik hedef alındı. 33 kişinin öldüğü açıklandı. Lübnan sınırına 80 kilometre kadar uzaklıktaki İsrail kenti Hadera’ya füze saldırısı düzenlendi ve bu saldırı, menzili en uzun saldırı oldu.

5 Ağustos 2006: İsrail askerleri, Sur’daki Hizbullah gerillalarına saldırdı. ABD ile Fransa, BM Güvenlik Konseyi’nin, “düşmanlığa son verilmesi, Hizbullah’tan saldırıları kesmesi ve İsrail’den, saldırgan askeri operasyonları sona erdirmesi istenen karar tasarısı üzerinde uzlaştı.

6 Ağustos 2006: Lübnan, İsrail kuvvetlerinin Lübnan’da kalmasına izin verdiği gerekçesiyle karar tasarısını reddetti, İsrail tasarıyı uygun buldu. Hizbullah, Kfar Giladi köyünde 12 İsrailli askeri öldürdü. Bu, Hizbullah’ın şu ana kadar ki en kanlı füze saldırısı oldu.

7 Ağustos 2006 : Güney Lübnan ile Beyrut’un güneyinde düzenlenen saldırılarda 50’den fazla Lübnanlı öldü. Lübnan, güneye 15 bin asker konuşlandırmayı teklif etti.

8 Ağustos 2006: Hizbullah saldırısında 3 İsrail askeri öldü. İsrail’in Gaziye köyüne düzenlediği hava saldırısında 14 kişi öldü, 23 kişi yaralandı. Olmert, Lübnan’ın, güneye asker konuşlandırma teklifinin “ilginç bir adım” olduğunu söyledi.

9 Ağustos 2006: İsrail savaş uçaklarının, Bekaa Vadisi’nin güneyindeki Maşgara kasabasına düzenlediği bombardımanda 7 kişi öldü.

11 Ağustos 2006: BM Güvenlik Konseyi’nden 1701 sayılı kararın oybirliğiyle kabul edilmesi.

14 Ağustos 2006: 1701 sayılı kararın İsrail ve Lübnan tarafından kabul edilmesi ile ateşkesin sağlanması.

5 Eylül 2006: Türk askerinin Lübnan’daki BM gücünde görevlendirilmesine ilişkin tezkerenin, 192’ye karşı 340 oyla TBMM’de kabul edilmesi.

Lübnan direnişi tüm Ortadoğu’yu saracak

beyrut

Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta yapılan “Lübnan Direnişine Uluslararası Destek Konferansı”, pazar günü açıklanan sonuç deklarasyonunun ardından sona erdi.

Dünyanın dört bir yanından gelen 400’ü aşkın işgal karşıtı ve anti-emperyalistin, iki gün süren atölye çalışmaları üzerinden hazırlanan sonuç deklarasyonunda, İsrail saldırılarına karşı Hizbullah liderliğinde Lübnan halkının verdiği direnişin, tarihi önemine vurgu yapıldı. Direnişin, Ortadoğu’nun tamamına yayılmasını sağlayarak, ABD emperyalizmiyle beslenmesi, İsrail siyonizmine karşı ortak mücadele hattı örülmesi gerektiği belirtilerek, tüm hegemonik baskı ile tehditler reddedildi.

Ortak mücadele hattı
Bölgedeki ABD ve İsrail saldırılarına karşı ortak bir cephenin oluşturulması çağrısı da yapan deklarasyonda ayrıca, “Ortadoğu’da öngörülen Amerikan planlarına karşı biçimi ne olursa olsun, tüm gruplar birlikte mücadele etmelidir. Direniş, sadece Filistin, Lübnan ve Irak’ta değil, bölgenin tamamında desteklenmeli ve yükseltilmelidir. Onlarca katliam ve insanlık suçuna imza atan İsrail’e karşı, direniş yanlısı benzer uluslararası toplantılar yaygınlaştırılmalı, savaş suçlarına karşı yasal girişimlerde bulunulmalıdır” ifadeleri kullanıldı.

İsrail saldırılarının protesto edilmesi amacıyla bir eylem takvimi de çıkaran direniş konferansı ayrıca, tehdit ve olası saldırı altında bulunan ülkelerle, yeni dayanışma yollarının belirlenmesi gerektiğinin de altını çizerek, “İran-Arap dayanışmasının yükseltilmesini ve bölgenin tüm yasaklı silahlardan temizlenmesini” istedi.

Yeni uluslararası toplantılar ile eylemler düzenlenmesi amacıyla, Beyrut’taki konferansa katılan tüm örgüt, parti ve katılımcılarla ilişkide olacak bir komite kurulmasına da karar veren direniş konferansı, “İsrail’in işlediği savaş suçlarından dolayı yargılanması için uluslararası bir mahkemenin kurulması, medya alanında direniş yanlısı ve işgal karşıtı gazetecilerle birlikte uluslararası bir ağ oluşturulması, Lübnan’ın yeniden inşasına destek amacıyla uluslararası bir girişim başlatılması” kararlarını da aldı.

‘Bush politikalarını def edeceğiz’
Lübnan Direnişine Uluslararası Destek Konferansı sonuç deklarasyonunun açıklanmasının ardından, katılımcılar; İsrail işgal girişimindeki saldırılar sırasında en çok zarar gören, Şii yoğunluklu Güney Lübnan’ı ziyaret etti.

Siyonizmin katliamlarını ve yıkımını yerinde gören katılımcılar, ülkedeki en ağır İsrail saldırıları ile işgal askerlerine karşı göğüs göğüse çarpışan ve işgalcileri püskürten Hizbullah örgütünün Güney Lübnan sorumlusu Şeyh Nebil Kavuk’un düzenlediği toplantıya katıldı.

İsrail’in, uluslararası destekle Güney Lübnan’daki tüm köprüleri yok ettiğini, sivil hedefleri vurduğunu ve çocukları öldürdüğünü hatırlatan Şeyh Kavuk, “Fakat, biz teslim olmadık. İşte bu sayede şu an sizin karşınızdayım. Lübnan’ı ABD planları doğrultusunda ele geçirmeye çalıştılar, ama direniş karşısında başarılı olamadılar. İşgal girişimini püskürterek, Amerikan planlarını bozan Hizbullah, bugün daha güçlü. İsrail ordusu ve yönetimi dağılırken, Lübnan ve tüm Arap dünyası Hizbullah’ın, lideri Hasan Nasrallah ile birlikte ilan ettiği zafere tanık oldu” dedi.

Bu zaferin, direnişin sonu anlamına gelmediğinin altını çizen Şeyh Kavuk, “Bugün Lübnan’a yönelik askeri saldırılar bitti, fakat Filistin’deki katliamlar son bulmadı. Biz, Filistin’deki İsrail işgali son bulmadığı sürece Filistin direnişine desteğimizi sürdüreceğiz. Lübnan’da ise, askeri saldırılar bitse de, Amerika’nın siyasi saldırıları sürüyor. Bu saldırılar bölünmelere neden oluyor ve ne yazık ki, meşru olmayan Lübnan hükümetinin büyük bir kısmı, halen ABD’nin yanında” diye konuştu.

Askeri zafere imza atanların, siyasi başarıya da ulaşacağını belirten Şeyh Kavuk, “Lübnan’daki tüm direniş güçleriyle bir araya gelip, yasadışı hükümeti iktidardan indirecek ve yeni yönetimle Bush politikalarını ülkeden def edeceğiz” ifadelerini kullandı.

Dr. Müfid Kuteiş (Lübnan Komünist Partisi):

Lübnan Direnişine Uluslararası Destek Konferansı, direnen halkların mücadelelerinde yalnız olmadığının somut bir kanıtıdır. Emperyalistler artık hegemonik planlarını hayata geçirmeye çalışırken iki kere düşünecektir, çünkü hangi ülkeye yönelirlerse, karşılarında bu ülkenin özgürlük direnişçilerinin yanı sıra, diğer ülkelerin direnişçilerini de göreceklerdir.

Hasib Naşaşibi (Demokrasi ve İnsan Hakları için Ensan Merkezi-Filistin):

Konferansa katılan tüm örgüt ve kurumlar, bölgedeki direniş hareketlerinin ve uluslararası dayanışmanın önemine vurgu yaptı. Bu doğrultuda, uluslararası dayanışmanın geliştirilmesi ve bölgedeki emperyalist işgal güçleri ile Amerikan planlarına karşı ortak mücadele verilmesi için birçok fikir var. Bu, gerçekten de umut verici.
Kemal Choni (Hindistan Komünist Partisi)

Bu konferans, direnen Arap ülkelerinden temsilcilerle bir araya gelmek ve diğer ülkelerden gelen katılımcılarla da, Arap ülkelerine yönelik saldırılar ve buna karşı verilen direnişi ele almak açısından büyük önem taşıyordu. Bu bölgedeki mücadele, ABD hegemonyasına karşı verilen uluslararası direniş hattında kritik bir yere sahip. Konferansta, tüm bu deneyimler ve fikirler üzerinden hareket ederek, sonuç alıcı bir noktaya varmanın yollarını aradık.

Cihan Çelik – Beyrut/EVRENSEL